top of page

LOFT CAZ: Birleşik Krallık’ta Çok Güzel Şeyler Oluyor…

Yazar: Atilla Ayginin


Birleşik Krallık’ta Çok Güzel Şeyler Oluyor…

Anthony Joseph 2021 tarihli “Calling England Home” parçasına “Black and been here since 1949” sözleri ile başlar (Siyahi ve 1949’dan beri burada) ve “How long do you have to live in a place, before you can call it home?” diye de bitirir (Bir yere evim diyebilmek için orada ne kadar yaşanmalıdır?). Parça sanatçının ailesinin üç jenerasyonunu, daha sonra “Windrush Jenerasyonu” olarak adlandırılacak ve 1948 ile 1971 yılları arasında Birleşik Krallık’ta baş gösteren işgücü sıkıntılarını hafifletmek amacıyla Jamaika, Trinidad ve Tobago ve benzer adalardan getirilen,genellikle Karayipler kökenli işçi ailelerinin hikayesini anlatır. Bu aileler savaş sonrası zayıf düşen Birleşik Krallık’ın ekonomik kalkınması için ciddi emekler harcamışlardır. Ancak yaptıkları başka bir şey daha vardır…

Her göç etmeye mecbur bırakılan topluluk gibi müziklerini de yanlarında getirmişlerdir. Günümüzde bolca dinlediğimiz Britanyalı caz müzisyenlerinin çoğu, Jamaika'dan reggae ve dub, calypso ve Trinidad ve Tobago'dan soca'nın ilk başlangıçlarını yanlarında getiren bu Windrushneslinin torunlarıdır (Nubya Garcia, Shabaka Hutchings, Anthony Joseph vb.). Çağdaş Birleşik Krallık cazı dediğimizde akla gelen çeşitlilik, yeni sesler yaratma yetisi, güncel Amerikan cazına kafa tutan zenginliğin sebeplerinden birisi budur ve bu zenginlik özellikle 2010’lardan sonra caz sahnesinde yenilik arayan tüm müzisyenleri beslemiştir.

Yine bu zenginliğin birkaç farklı sebebi ise müzisyen adaylarının iyi eğitim alabilecekleri müzik okullarının bulunması, daha sonra kayıt imkanlarına ulaşabiliyor olmaları (ki bunda bağımsız plak şirketlerinin çok büyük katkısı vardır; bunlardan birinden, belki de en önemlisinden ilerleyen satırlarda bahsedeceğim) ve seslerini eskiye kıyasla hepimizin bildiği dijital platformlar sayesinde geniş kitlelere yayabilme kolaylığı olabilir.

Genç Britanyalı müzisyenlerin yaptığı başka iyi bir şey de cazı bir tür olarak fazla soyutlamamaları. Özellikle yeni nesil caz müzisyenlerinin elitist olmayan duruşları, pop müzik festivallerinde veya popüler kültüre hitap eden TV şovlarında boy göstermekten imtina etmemeleri de bu yeni müziğin ve sound’un yaygınlaşmasını sağlar.

Son dönemlerde benim de özellikle takip etmeye çalıştığım ve güzel işler yaptıklarını düşündüğüm oldukça fazla sayıda Britanyalı müzisyen var. Go Go Penguin, Ezra Collective, Kokoroko, Jasmine Myra, Mammal Hands, Sons of Kemet, Alfa Mist, Nubya Garcia ve PorticoQuartet bunların başında geliyor.

Bu yazıda ise yukarıda adı geçen müzisyenlerden farklı ama gene çok iyi işler çıkaran iki sanatçıyı sizlere tanıtmak istiyorum (muhtemelen müziklerine halihazırda aşinasınız). 

Bu müzisyenler saksafon ve flütçü, yapımcı, besteci Chip Whickham ile trompetçi, besteci, DJ, yapımcı ve Gondwana plak şirketinin kurucusu Matthew Halsall.

 

Chip Whickham
​​​​​Chip Whickham
Matthew Halsall
Matthew Halsall 

Chip Wickham 1975 Brighton doğumlu, Madrid, Doha, Londra ve Manchester şehirlerindeyaşamını sürdüren bir müzisyen. 60’lı ve 70’li yılların caz geleneğini modern Manchester sound’u ile harmanlayan, aynı zamanda Orta Doğu ezgileri ve İspanyol tınıları ile beslenen birmüzikal zenginliği bizlere ulaştıran Chip, ilk albümünü (“La Sombra”) kendi imkanları ile 2017 yılında kaydetmiş. İkinci albüm ise ilkinden bir yıl sonra çıkarttığı “Shamal Wind”. Bu albümler kabaca bir on yıllık kendini bulma döneminin parlak eserleri. 2007 öncesinde oldukça farklı diyebileceğimiz bir müzikal kariyeri olan sanatçı o yıllarda Badly Drawn Boy ve Roy Ayers gibi sanatçılara çeşitli kayıtlarda ve sahnede eşlik etmiş.

Çocuk yaşlarda Manchester’da yaşarken babasının plak koleksiyonu sayesinde caz ile tanışması, Stan Getz, Monk, Coltrane ve Rahsaan Roland Kirk gibi müthiş müzisyenleri dinlemesi, flüt ve saksafon ile kendi müzikal serüvenine başlaması ve ilerleyen yıllarda yaptığı yapımcılık işleri onu çok donanımlı bir sanatçı haline dönüştürmüş. 

2007 yılında Madrid’e taşındıktan sonra yaptığı latin ve elektro latin işler, Fire Eaters grubunun kuruluşu ve Malena projesi altında yaptıkları Fried Samba albümü Chip Wickham’ın müzikal yelpazesinin sınırsızlığının güzel bir göstergesi.

Bu yazıda da adları beraber anılacak olan Chip Wickham ve Matthew Halsall’ın yolları ilk olarak 2008 yılında Halsall’ın etkileyici “Sending My Love” isimli ilk albümünde kesişir. Chip, konuk sanatçı olarak saksafon ve flütü ile eşlik eder parçalara.

Gene o yıllarda soul ve funk müzisyenlerin yanında çalar, Mick Talbot, James Taylor ve Snowboy gibi müzisyenler ile turnelere çıkar. Ancak Halsall ile yapmış olduğu kaydın etkisinden pek çıkamaz ve neredeyse tam zamanlı bir caz sanatçısına doğru evrilme yoluna girer. Üç İspanyol caz müzisyeni ile bir dörtlü oluşturur: Piyanist Gabri Casanova, kontrbasçı David Salvador ve vibrafoncu/perküsyoncu Antonio Pax. Birlikte, Wickham'ın kendi bestelerinden altı tanesini ve Federico García Lorca ve Ricardo Pachón Capitán'ın kaleme aldığı "La Leyenda del Tiempo"nun ateşli bir cover'ını da içeren, Wickham'ın yapımcısı olduğu ve mikslerini kendininyaptığı spiritüel bir caz albümü olan La Sombra'yı çıkarırlar. Albüm eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanır ve Chip Wickham 42 yaşında artık bir caz müzisyeni olarak tanınmaya başlar.

Albümün piyasaya çıkmasından hemen sonra öğretmen olan eşi ile Doha’ya taşınırlar. Bu şekilde Orta Doğu da hayatına girmiş olur. Tıpkı Madrid'de yaptığı gibi, Chip yerel sesleri ve bu seslerin caz etkileşimlerini analiz etti, bölgenin müzik kültüründen etkilenen ustaların (özellikle Lateef, Sahib Shihab ve basçı/udist Ahmed Abdul Malik’in) caz kayıtlarını araştırır. Yukarıda bahsettiğim “Shamal Wind” isimli ikinci albümü bu çalışmaların bir sonucu olarak piyasaya çıkarve o da ilk albümü gibi çok iyi yorumlar toplar. Bu sefer misafirlik sırası Matthew Halsall’da dır, albümün Mirage isimli parçasına trompeti ile eşlik eder.

2020 yılında gene farklı ve elektroniklere de sırtını yaslayan başka bir albüm geldi.  Yusef Lateefve Alice Coltrane’e de selam çakan bu albümde Chip ağırlıklı olarak flüt çaldı ve ilk iki albümünden oldukça farklı bir sound yakaladı.

Chip Wickham bölümünü geçen sene çıkan son albümü ile kapatıp, Matthew Halsall’a daha doğrusu Gondwana plak şirketine geçiş yapmak istiyorum. Chip iki yıl aradan sonra 2022’de her zaman yaptığı gibi gene farklı bir albüm ile müzikseverlerin karşısına çıktı. Bu albüm sanatçının Gondwana’dan çıkan ilk albümü idi. Kadrosu da çok sıkı olan albümde Chip’e trompette EoinGrace, vibrafonda Ton Risco, davulda Jon Scott, basta Simon Houghton, org ve Hammond B3’te Phil Wilkinson, vurmalılarda Jack McCarthy ve harpta Amanda Whiting eşlik etti.

Müzikal anlamda minimalist denebilecek, armonik değişiklikleri çok aşırı zorlamayan ama aynı zamanda da kendi etki alanını yaratabilen bir albüm oldu “Cloud 10”. Pharoah Sanders ve YusefLateef’in etkilerini ve çalan müzisyenlerin yaptıkları müziğe kattıkları ruhani yaklaşımlarıhissetmek çok zor değil. Kaliteli melodiler ve sanatçıların aynı kalitedeki soloları arasında gidip gelen bir albüm bu son albüm.

Tüm okurlara tez zamanda dinlemelerini salık veririm. 

Aşağıdaki Spotify playlist listesini de Chip Wickham’ı biraz daha tanımak isteyenler için oluşturdum. 

 

playlist
playlist

Evet gelelim Gondwana Records’a, yani Matthew Halsall’ın 2008 yılında Manchester’da kurduğu bağımsız plak şirketine. Şirketin temel dürtüsü o yıllarda özellikle Manchester kulüplerinde çalan yerel sanatçıları daha fazla müziksever ile buluşturabilmek idi. 2012'de Gondwana Records, o zamanlar pek de bilinmeyen Manchester’dan çıkma piyano üçlüsü GoGoPenguin ile anlaştı ve böylece hem şirketin (Matthew Halsall’ın kendi albümleri hariç) hem de grubun ilk albümü olan Fanfares'i çıkardı. Grubun gelmiş olduğu noktayı göz önünde bulundurursak ne kadar doğru bir karar olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

 

Gondwana Records
Gondwana Records

 

Yenilikçi, türlere meydan okuyan ve salt müziğe odaklanan şirket, kanımca bugünün en heyecan verici ve ilerici plak şirketlerinden biri olarak müzik piyasasında haklı bir yer edinmiştir.

Günümüzde artık uluslararası bir plak şirketine dönüşmüş diyebileceğimiz Gondwana farklı şehirlerde ofisleri bulunan, sadece Britanyalı müzisyenler ile çalışan bir plak şirketi olmaktan bir hayli uzak ve buna rağmen aynı zamanda ilk kurulduğu günkü idealist mantalite ile hayatına devam eden başarılı bir plak şirketi. Kadrosunda birbirinden değerli, çağdaş caz sound’u üzerinde ciddi etkisi olan müzisyenler ile çalışmaya devam eden firmanın sanatçıları arasında tabii ki Matthew Halsall ve Chip Wickham, Portico Quartet, Jasmine Myra, Mammal Hands, GoGoPenguin ile Dwight Trible gibi şahane isimler var. 

Gondwana Records'un ve tabii ki kurucusu Matthew Halsall’ın en önemli güçlü yanlarından biri, çok çeşitli geçmişlere ve tarzlara sahip müzisyenleri bir araya getirerek gerçekten farklı ve eklektik bir ses yaratma becerisidir.  Diğer belirgin özellikler ise, Gondwana çatısı altındaki müzisyenlerin cazın sınırlarını zorlamaları (caz tanımına körü körüne bağlı kalmadan) ama bunu dengeli, içselleştirilmiş bir dürtü ve yeri geldiğinde teknolojiden destek alarak yapmalarıdır. Plak şirketinin sanatçılarının çoğu elektronik unsurları ve farklı müzik yaratım tekniklerini müziklerine dahil ederek hem çağdaş hem de zamansız bir ses skalası yaratıyorlar. Tüm bunlar sayesinde de plak şirketini bir üst seviyeye konumlandırmak mümkün olabiliyor.

 

Aşağıdaki linkten şirketin bugüne kadar yapmış olduğu kayıtlardan oluşan güzel bir seçkisine ulaşabilirsiniz.


Aşağıdaki linkten şirketin bugüne kadar yapmış olduğu kayıtlardan oluşan güzel bir seçkisine ulaşabilirsiniz.
link

Bu yazı tarihi itibarı ile yetmiş üç albüm yayınlamış şirketin özellikle Britanya cazı için etkisi oldukça büyük kanımca. Yerel grupların keşfi, kayıtlarının yapılması ve müzikseverler ile buluşturulması ve bunun son dönemlerde birçok başarılı müzisyene ilham vermesi belki de 2000’li yıllar ile yükselişe geçmiş olan Birleşik Krallık cazının ve sound’unun nasıl geliştiğininbir ispatı aslında.

Günümüzde nasıl bir Nordik veya Kuzey cazından bahsedebiliyorsak, önümüzdeki dönemlerde de, mutlaka merkezinde Londra ve Manchester olan bir caz sound’undan bahsetmek de mümkün olacaktır diye düşünüyorum. 

Ortaya çıkan müzik kalitesinin içinde bulunulan yaratıcı ortam, müzisyenlerin kendini ifade edebilme motivasyonu/imkanı ve demokrasi ile doğru orantılı olduğunu iddia etmek çok da yanlış olmaz herhalde. Birleşik Krallık bunu neredeyse her dönemde başarmış bir ülke, son dönemlerde hayranlık ile izlediğimiz, caz olarak adlandırabileceğimiz ama belki bu sınırlamanın çok da doğru olmadığı bir sound yakalamış olmaları da şans eseri olmasa gerek… Farklılıklardan beslenmek, yeniliğe açık olmak, mülti-disipliner bakış açıları ve çerçevelerin içine sıkışıp kalmamak her konuda olduğu gibi müzikte de başarıyı beraberinde getiriyor. 

 

bottom of page